Dün sabah Hürriyet’i açtım, manşet “VIP Dinlemeler...”
İstanbul Emniyeti, aralarında ünlü iş adamları, gazeteciler, bürokratlar, siyasetçiler ve öğretim üyelerinin bulunduğu 160 kişinin telefonlarını “terör ve organize suç örgütlerinin yanlarına monte ederek “ hukuksuz biçimde dinlemiş.
Dinlenenler arasında ben de varım.
Hepimize birer kod adı verilmiş.
Benimki: “Uğur!..”
Değerli kardeşim Yılmaz Özdil’in ise “Yılmaz!..”
Anlayacağınız isim değişikliğine bile gerek duymadan telefonlarımızı teknik takibe almışlar!
Hürriyet’in başarılı polis-adliye muhabiri Toygun Atilla’nın çarpıcı haberine göre dinlemeler, şimdi cezaevinde tutuklu bulunan Ali Fuat Yılmazer’in İstanbul Emniyeti’nde İstihbarat Şube Müdürü olduğu dönemde yapılmış.
* * * *
Dinlendiğimiz süreçte (2008) Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Star Televizyonu’nda Haber Grup Başkanıydım.
Hem ARENA programını, hem de değerli kardeşim Yılmaz Özdil’in yönetimindeki başarılı bir ekiple, haber bültenlerini hazırlıyor ve sunuyorduk.
O yıllarda reytingi yerlerde sürünen Star Televizyonu’nda sadece Ana Haber Bülteni çok izleniyor, hatta seyirci rekorları kırıyordu.
Bu arada dalga dalga gelen Ergenekon operasyonlarına ihtiyatla yaklaşıyor, özellikle bültenin başlamasına kısa bir süre kala polisin servis ettiği “son dakika” haberlerine yer vermiyorduk.
Bu nedenle yandaş medyada adımız önce “Ergenekon’u itibarsızlaştıranlar”, sonra da “Ergenekon’da gözaltına alınacaklar” listesinde yayınlanmaya başlandı.
O günlerde, gizli tanıklar bazı odaklarca güya itirafta bulunacaklarmış gibi Star TV’ye gönderiliyor, beni Ergenekon’la bağlantılı (!) gösterebilmek amacıyla korkunç tuzaklar kuruluyordu.
Yaşadığım kumpas ve tezgahları senaryo haline getirip filmini çeksem, inanın “amma da abartmış” dersiniz.
* * * *
Neyse, beklediğim oldu ve Ergenekon iddianamesinin eklerinde, tümüyle yalan ve iftiradan ibaret oldukları kanıtlanmış konular, şahsımı ve ailemi itibarsızlaştırmak amacıyla yer aldı.
Bunun üzerine ekrana çıkıp, bu yargısız infaza isyan ettim.
“Biri bize biri iftira atarsa bunun hesabını yargıda sorarız. Ama iftirayı atan yargı olunca, çaresiz kalırız” deyip, artık tuzun koktuğunu haber verdim.
Başta dönemin Başbakan’ı Tayyip Erdoğan olmak üzere ülkeyi yönetenlere ve yargının doruklarına seslenerek, kendilerini bizim yerimize koymalarını ve empati yapmalarını istedim.
Hukukun üstünlüğü egemen kılınmazsa, günün birinde benzer infazların herkese yapılabileceği uyarısında bulundum.
Ancak şimdi her konuşmasında paralel yapıyı kumpasçılık ve darbecilikle suçlayan Başbakan Erdoğan’ın iddianameyi destekleyen açıklamasını duyunca da hiç şaşırmadım!
* * * *
İsyanımın bir özel nedeni de şuydu:
Teknik takipleri yapan, savcılara şüphelilerle ilgi dinleme kayıtlarını ve tüm kanıtları sunan ekipteki polis şefleri, örneğin Ali Fuat Yılmazer, Tufan Ergüder ve Mutlu Ekizoğlu, beni iyi tanıyorlardı.
Nereden tanıdıklarına gelince...
O yıllarda ARENA’ya ulaşan istihbarat, polise ve hatta MİT’e bile gitmiyordu.
Çünkü halk bize güveniyor ve kendisini tehlikeye atacak bilgileri dahi, polis ve MİT yerine, ARENA ile paylaşıyordu.
Birbirinden değerli ekip arkadaşlarımla ihbarları araştırıyor, Türkiye’yi sarsacak olayları cesaretle ortaya çıkarıyorduk.
Örneğin bir uluslararası uyuşturucu kaçakçılığını görüntülerle dört dörtlük biçimde belgeleyip yayınlanacak hale getiriyor ve son aşamada da polisin başarılı bir operasyonla şüphelileri yakalamasını sağlıyorduk.
İşte o polis şefleri, toplumun gerçekleri öğrenme hakkının dışında hiçbir güce hizmet etmeyen, elinde belge olmadan haber yapmayan, ilkeli, dürüst, cesur, hatta gerektiğinde halka doğruları söyleyebilmek için hayatlarını tehlikeye atmaktan bile çekinmeyen gazeteciler olduğumuzu çok iyi biliyorlardı.
* * * *
Her fırsatta takdirlerini ifade eden, doğrusu bizim de başarılı bulduğumuz bu polisler, daha sonra neden bu yargısız infazın içinde oldular? Ya da yalana ve iftiraya iddianamede niçin yer verdirdiler?
Bana göre Ergenekon Davası’na başından itibaren bekledikleri desteği vermediğimiz, hatta yapılan haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı çıktığımız için...
* * * *
Sanırım siz Hürriyet’teki haberi okuyunca ne hissettiğimi de merak ediyorsunuzdur.
Hiç!
Samimi olarak söylüyorum hiçbir şey hissetmedim!
Çünkü hayatımda saklayacak, gizleyecek, “aman ortaya çıkarsa ne olurum” diye korkacak, yasa veya meslek ahlakı dışı hiçbir davranışımın ve bağlantımın olmadığını ben de biliyorum, bu dinlemeleri yapan polisler de biliyor!
Gücümün ve cesaretimin kaynağı da içimin rahatlığı...
Sadece hukukun üstünlüğünün, özgürlüklerin, kişilik haklarının ve insan onurunun böylesine rezil bir duruma düşürülmüş olmasını kabul edemiyorum.
İşte buna çok üzülüyorum.
Peki öfkeli miyim?
Asla!
Televizyondaki isyan konuşmamda dediğim gibi:
“Bize bu acıyı yaşatanlar yarın öbür gün bir iftiraya uğrarlarsa, biz onların da haklarını savunuruz.”
Sözümün arkasındayım...