
Dış gelişmelerle ilgili öngörüleri daima doğru çıkan bilge diplomat Şükrü Elekdağ’dan çok çarpıcı tespitler:
Şükrü Elekdağ, “Erdoğan, Sünnilerin egemen olduğu bir Suriye istiyor. ABD, İran’la müzakereler sürdüğü müddetçe Esad’ı devirmeye girişmeyecektir” dedi...
Sevgili okurlarım,
Türkiye, Küba’ya cami yapılması, Amerika’yı Müslümanların keşfettiği, kadın-erkek eşitliğinin reddedilmesinin gerektiği gibi, ipe-sapa gelmez açıklamaların yapıldığı acayip bir ülke oldu. AKP yönetimi her gün ortaya saçma bir konu atarak, kamuoyunun dikkatini PKK ile yapılan pazarlıktan ve Güneydoğu’da kendi elleriyle kurmakta olduğu Kürdistan’dan uzaklaştırmak istiyor. Bu arada IŞİD olayı ve ABD’nin bu örgütle mücadele stratejisinin yarattığı ikilemler, ülkemizi çevreleyen coğrafyada yeni tehditler ve güvenlik öncelikleri oluşturuyor. Bu yeni siyasal ortamın, PKK’nın AKP iktidarına karşı dayatmacı ve baskıcı tutumunu daha da kuvvetlendirdiği ve sözde “çözüm”den beklenti çıtasını da çok yükseklere koyduğu göze çarpıyor.
Röportajımızda dış gelişmelerle ilgili analizleri daima doğru çıkan Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı, bilge diplomat Şükrü Elekdağ’a, IŞİD konusu başta olmak üzere bölgedeki radikal gelişmeleri nasıl değerlendirmemiz gerektiğini sordum.
İşte sorularım ve Sayın Elekdağ’ın cevapları:
ABD, PKK’YA ARTAN BİR SEMPATİYLE BAKIYOR
ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (ŞE): IŞİD’e karşı sürdürülen savaş, bölgede dengelerin, güvenlik önceliklerinin ve ittifak denklemlerinin aniden değişmesine yol açtı. Bu ortamda ABD’nin geleneksel olarak güvenlik tehdidi olarak gördüğü İran’la flörtünün kızıştığını ve Türkiye’nin can düşmanı olan PKK ile de birden silah arkadaşlığı konumuna geldiğini gözlemliyoruz. Washington, ABD ile İsrail çıkarlarının Ortadoğu’da taşeronluğunu yapmaya hevesli olan PKK’ya artan bir sempatiyle bakıyor. ABD’nin, stratejik müttefiki İsrail’den sonra bölgede en çok Kürtleri desteklediği de gözden kaçmıyor. Bu görüşü doğrulayan bir olaya kısa süre önce tanık olduk. Nitekim, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tekrar tekrar IŞİD ile PKK ve PYD’nin aynı nitelikte terör örgütleri olduğunu söylemesine ve PYD’ye yapılacak askeri yardımın Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla bağdaşmadığını vurgulamasına rağmen, aynı gün, Başkan Obama’nın talimatıyla ABD uçakları kör parmağım gözüne dercesine PYD’ye havadan 30 konteyner dolusu silah indirdiler. Böylece Obama, Kobani’nin korunmasının, Türkiye ile mevcut ilişkilerinden ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarından çok daha önemli olduğunu pervasızca ortaya koymuş oldu.
(UD): Yani bu, Türkiye için hazmedilmemesi gereken bir durum, öyle değil mi?
IŞİD’LE MÜCADELEDE ABD İLE İRAN OMUZ OMUZA...
(ŞE): Evet... Özellikle Türkiye ile ABD arasındaki NATO ittifakı bağı nedeniyle Başkan Obama’nın bu davranışı Türkiye’ye karşı gurur ve haysiyet kırıcı bir darbe niteliğinde. Ayrıca, ABD’ye karşı güveni de sarsıyor. Bu olay, Suriye konusundaki görüş farklıkları nedeniyle aralarında esasen soğuk rüzgarlar esen Ankara ile Washington’u bir anda kriz sürecine soktu. İran ile ABD arasındaki yakınlaşmaya gelince... Bunun bir nedeni, Irak’ta IŞİD’e karşı sürdürülen çarpışmada ABD ile İran’ın aynı safta olmaları. Nitekim, IŞİD’i bombalayan ABD hava kuvvetlerinin kara unsurunu İran’a bağlı Iraklı Şii milislerle Kürt kuvvetleri oluşturuyor. Suriye’de de İran yanlısı Hizbullah ve diğer Şii gruplar -Esad yanında da olsa- IŞİD’e karşı savaşıyor. En önemli gelişme de, son günlerde İran jetlerinin Irak’taki IŞİD mevzilerini bombalamaya başlaması...
(UD): Bu kararıyla İran, IŞİD’e karşı savaşta ABD öncülüğünde kurulan koalisyona fiilen katılmış olmuyor mu?
İRAN KOALİSYONDA ABD’DEN SONRAKİ EN AKTİF AKTÖR...
(ŞE): Doğru... İsrail’i tanımayan, Washington’un Ortadoğu’daki nüfuzuna meydan okuyan, bu nedenle de ağır yaptırımlara maruz kalan İran, şimdi koalisyonun ABD’den sonra en aktif aktörü konumunda. Bu da İran’ı, IŞİD’e karşı savaşta Washington’un bir numaralı partneri yapıyor. Ancak, şu sırada İran’ın bölgedeki rolüne ABD açısından “hayati” nitelik kazandıran bir başka husus daha var. Bu da, ABD’nin başını çektiği, 5 Güvenlik Konseyi üyesi ve Almanya’dan oluşan “5+1” denilen grupla İran arasında cereyan eden ve İran’ın nükleer silah üretmesini engellemeyi amaçlayan “büyük pazarlık”tır. Bu pazarlık konusunda kısaca bilgi sunayım:
İsrail, İran’ın nükleer silah yapma eşiğine ulaştığını ileri sürüyor, bu nedenle de İran’daki nükleer tesislerin hava bombardımanıyla imha edilmesi için ABD’deki güçlü lobisi yoluyla Başkan Obama üzerinde ağır baskı uyguluyor. ABD buna yanaşmaz ise bu operasyonu tek başına yapacağını söylüyor. İsrail’in başlattığı bir operasyona Washington’un eninde sonunda fiilen katılmak durumunda kalacağını ve bunun tüm sakıncalı sonuçlarının faturasının ABD’ye çıkacağını hesap eden Obama da, İran’la müzakerelerin sürdürülmesine büyük önem atfediyor. Bu şartlarda, müzakerelerin sonucunu beklemek zorunda kalan İsrail, çılgınca bir hareket yapmaktan caydırılmış oluyor. Bu durumda, ABD’nin, Esad’ın düşmesine asla izin vermeyeceğini açıklayan İran’ı öfkelendirecek bir harekette bulunması beklenemez. Bunun anlamı da ABD’nin, İran’la müzakereler sürdüğü müddetçe, Esad’ı devirmeye ve uçuşa yasak bölge (UYB) oluşturmaya girişmeyeceğidir.
ANKARA, ESAD’IN DEVRİLMESİNE ENDEKSLİ SURİYE POLİTİKASIYLA BİR YERE GİDEMEZ...
(UD): İran’ın oyuna girmesi herhalde Ankara’nın hesaplarını da etkileyecek...
(ŞE): Evet... Ankara, ABD’nin liderliğini yaptığı koalisyon içinde aktif bir rol üstlenmek ve İncirlik Üssü’nü ABD ve koalisyon üyelerinin kullanımına açmak için iki şart koşmuştu: Bunlardan birincisi, savaşın IŞİD’le birlikte Esad rejimine de karşı yürütülmesi, ikincisi de bir UYB’nin (Uçuşa Yasak Bölge) oluşturulması. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkan Yardımcısı Biden’le İstanbul’da yaptığı görüşmelerde de bu şartlar üzerinde ısrarla durdu ve sonuçta Biden ABD’ye eli boş döndü. Görüşmelerin negatif havasını biraz yumuşatan bir husus, her yıl Suriyeli 2000 muhalifin Türkiye’de eğitilip-donatılacağı hususunda varıldığı anlaşılan mutabakat oldu. Ancak, İran’ın IŞİD’e karşı savaşta öne çıkan bir rol üstlenerek ABD ile partnerlik konumuna gelmesi, buna ilaveten Washington’un Ortadoğu istikrarı için İran’la sürdürülen nükleer müzakerelere bel bağlamaya devam etmesi, Türkiye açısından bambaşka bir tablo yarattı. Bir de, Akdeniz’deki varlığını Suriye’deki deniz üsleriyle sürdürmeye kararlı ve “Esad giderse, Suriye kan gölüne döner” diyen Moskova faktörü var. Nitekim, Putin de Türkiye’yi ziyareti sırasında yaptığı açıklamalarla Esad’ı sonuna kadar desteklemeye hazır olduğu mesajını verdi. Bu tabloya bakınca, Ankara’nın, Esad’ın bertaraf edilmesine endekslenen Suriye politikası ile bir yere gidemeyeceği ortaya çıkıyor.
(UD): Ama, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Türkiye’nin görüşlerinin kabul görmeye başladığını söylüyor.
(ŞE): Çavuşoğlu bu açıklamayı ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin inisiyatifiyle Brüksel’de 3 Aralık’ta düzenlenen “IŞİD’le mücadele” toplantısına katıldıktan sonra yaptı. Ne var ki Brüksel toplantısından çıkan görüş, Bakan’ın beyanıyla uyuşmuyor. Brüksel’de, IŞİD’le mücadele sırasında “Cenevre Süreci”nin de izlenmesi üzerinde mutabık kalındı... Washington ile Moskova tarafından oluşturulan “Cenevre Süreci”, Suriye krizinin Esad da dahil olmak üzere tüm taraflarca müzakere yoluyla halledilmesini öngörüyor. Bu yöntem, Suriye sorununun çözümünde Esad’ın konumunu muhafaza ettiği bir formüle de kapıyı açık bırakıyor.
Erdoğan, Müslüman Kardeşler’in iktidarını istiyor
(UD): Ama, AKP çevreleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye konusunda ABD’nin baskılarına baş eğmeyen tutumuyla Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunduğunu belirtiyorlar...
(ŞE): Hayır bu doğru değil!.. Erdoğan’ın ABD’ye direnmesinin önde gelen nedeni, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına verdiği önemden kaynaklanmıyor. Bu direnişin temelinde AKP’nin Sünni temelli mezhepçi ideolojiye hastalıklı bağımlılığı yatıyor. Sünni dünyasına liderlik hayali kuran Erdoğan, Sünnilerin egemen olduğu bir Suriye istiyor. “Esad giderse milli irade iktidar olur” diyor. Bunu söylerken de, Suriye’de Sünniler’in çoğunlukta olmaları nedeniyle, aşırı derecede özdeşleştiği Müslüman Kardeşler’in iktidara geleceğini tasarlıyor. Erdoğan’ın 2011 yılına kadar can ciğer kuzu sarması olduğu ve diktatörlüğünden asla dem vurmadığı Esad’ı, aniden diktatör diye ilan edip düşürmeye ahdetmesinin sebebi de, Alevi (Nusayri) olan Esad’ın, o dönemde Ortadoğu’da iktidara gelme potansiyeli olan Müslüman Kardeşler’in Suriye’ye dönüp parti kurmalarına izin vermemesidir... Bu sakat görüşledir ki, AKP iktidarı Suriye’de iç savaş çıkarmak için her türlü provokasyonda bulunmuş, sonunda kendisi de Suriye batağına saplanmıştır.