Türkiye’ye gelirsem tutuklanabilirim ve bunun tek sorumlusu da Acun Ilıcalı. Çünkü aylardır benimle uğraşıyor. Adının bile geçmediği bir tweet’e kafayı taktı. Önce bana dava açacağını basına sızdırdı. Başvurduğu savcılardan biri reddetti, ama yılmadı. Başka savcı buldu, bu sefer ceza davası açmak için suç duyurusunda bulundu. Doğal olarak ifadeye çağrıldım, gidemedim. Savcıya savunmamı yazılı olarak yolladım. Ses çıkmadı, ama içimde hâlâ bir tereddüt var.Çünkü daha önce de başıma geldi. Babamın cenazesi için, yaşadığım New York’tan Türkiye’ye geldiğimde hani şu Kabataş’taki saldırıya kefillik yapan gazetecilerden birinin şikayeti yüzünden apar topar emniyete götürülmüştüm.
Bu kadar çok kişiyle uğraşıyorsam, bunun sonucuna da katlanmam gerekiyor herhalde. Ama giderek yoruluyorum, bıkıyorum. Değer mi, diye aklımdan geçiyor.
Açıkçası, bu mesleği uslu uslu yapmasını da bilmiyorum.
Acun Ilıcalı bugün devlet kadar güçlü, neredeyse kendi başına bir siyasi parti. Gücünü nereden aldığını biliyoruz: Recep Tayyip Erdoğan’ın çok yakını. Arkadaşı Emre Belözoğlu’nun birini “Ben Erdoğan’ı tanıyorum” diye tehdit etmesi gibi. Hepsi aynı nehirde yıkanıyor.
Tabii ki her istediğine dava açar; yargının sahibi belli. Ne yazık ki Acun Ilıcalı, tıpkı Erdoğan gibi kendisinin eleştiriden muaf olduğunu ve yaptığı her şeyin mükemmel olduğunu düşünüyor. Hiç kimsenin onu yeteneksiz bulacağını, beğenmeyebileceğini aklına getirmiyor. Oysa herkes Ferit Şahenk kadar zevksiz olmak zorunda değil. Kaldı ki Acun Ilıcalı, temsil ettiği ve bugün tepesinde bulunduğu düzenin (mesela rating sistemi, toplumun uyutulması gibi) çarpıklıkları da hiç ortaya çıkmasın, hiç konuşulmasın istiyor. Bu davranış biçimi bana 17 Aralık’ın üstünü kapatmaya çalışanların ruh halini andırıyor.
Geçen hafta programlarında jürilik yapan Demet Evgar’ın hesabından Acun Ilıcalı’nın vasatı yücelterek zengin olması üzerine bir seri tweet atıldı. Sabaha karşı yaşanan bu ifşaatın ardından daha tuhaf bir şey oldu: Ilıcalı bir açıklama yaparak Demet Evgar’ın hesabının hack’lendiğini duyurdu.
Türk hacker’ların bu hesabı neden ele geçirmek isteyeceklerini aklım almıyor. İsteyen bizzat Ilıcalı’yı hack’lerdi.
Öte yandan, gecenin bir saatinde gaza gelip ona saydıran birinin anında pişman olup geri vitese takabilmesine ihtimal veriyorum.
Popüler kültür Türkiye’de hep belli baronların kontrolünde oldu ve bunları karşısına almak her yiğidin harcı olmadı: Yıldız Tilbe’nin Sezen Aksu tarafından kara listeye alındıktan sonra nasıl marjinalize edildiğini düşünün.
Acun Ilıcalı’nın iktidar alanı tıpkı bir dönemin Sezen Aksu’suna benziyor bu açıdan. Ama, hakkını vereyim, Sezen Aksu kendi etrafındaki bu dokunulmazlık örgüsünü başbakanlara dayanarak değil, tuğla tuğla kendi elleriyle örerek kazandı.
Ama gün geldi, o dev Sezen Aksu bile devrildi. Bugün kariyerini toparlamak için verdiği uğraşı 18 yaşında ünlü olmak isteyen şarkıcı adayı vermiyordur, eminim. Yaptığı bir-iki siyasi yorum (referandumda evet vermişti), şarkılarının da artık tutmamasıyla birleşince koskoca bir putu parçalandı. Türkiye gibi putperest toplumlar böyle nankördür işte, bir kerede siliverirler. Sokaklara verilen adları geri alınır.
Acun Ilıcalı bu kaderin kendisini beklemediğini mi düşünüyor? Bir gün Erdoğan’ın iktidarının biteceğini, kendisinin izlenmeyeceğini, Ferit Şahenk’in onu bir mendil gibi bir köşeye atıp yerine Nusret’i getireceğini falan hesap etmiyor mu? Eğer iktidarın sonsuza kadar sürdüğünü düşünüyorsa, büyük bir yanılsama içinde ne yazık ki.
İnsanlar artık Cem Yılmaz’a bile gülmüyor.
Aman ne bulaşacağım, diyemiyorum; tutamıyorum kendimi. Çünkü kültürel DNA’mı Ilıcalı’nın programları oluşturmuyor. Her puta inadına saldırma, üstelik ciddi maddi kazanç ihtimalini kaybetme uğruna saldırma gücünü iktidar vermiyor. Bu cüreti kendimde nerede bulduğumu düşünüyorum ve hafızam beni Madrid’e, Prado müzesinin girişindeki kuyruğa götürüyor.
Dünyanın en büyük ressamlarından Velazquez’in “Las Meninas” tablosunu görmek için saatlerce beklediğim o kuyruğa... “Nedimeler”le resimde perspektif algısını yerle bir eden Velazquez’in bir başka dehası da kraliyet baskısını eleştirmek için bulduğu oyuncaklı yöntemdir: Seri seri çizdiği aristokrat tablolarının arasına bir tane de cüce ya da saray şaklabanı portresi sıkıştırır. Hükümdarların canavarca bakışlarının arasında bir cüce. Aynı saray ressamının fırçasından çıkmış; oysa tablosu çizilenlerin dengi değil, eşiti değil o saray şaklabanları. Peki neden? 1660’ta ölen ressamı tanrısallaştıran işte bu cüretten başka bir şey değil.
Pasaport kontrolünden geçerken bir polis tarafından “Hakkınızda şikayet var” diye savcılığa sevk edilirsem de gözlerimi kapatırım ve “Las Meninas”ın önünde dakikalarca bakakaldığım o günü düşünürüm.
Compton’ı tanıma rehberi
Yılın şarkısının kodları
Bugün artık ana akım bir müzik dalına dönüşen hip-hop’un çimentosunda crack, yani taş kokainin ve tabanca mermisinin harcı var. 80’li yıllarda mahallede rap yapan gençlerin stüdyoda müziklerini kaydetmelerini sağlayan, uyuşturucudan kazanılan paraydı, zamanla Jay Z gibi sokak köşelerinde satış yapanlar bu müziğin imparatoru oldu.Hip-hop’un ana temalarından biri de her zaman sokaktaki çete savaşları ve kırmızı giyen Blood’larla mavi giyen Crip’lerin birbirlerini öldürmeleri oldu; özellikle Batı Yakası rap’inde.
Los Angeles’ın hemen yakınındaki Compton hem hip-hop’un hem de çete savaşlarının Kabe’siydi. Onlarca efsanevi rap’çi, rap kataloğundaki pek çok önemli şarkı Compton sokaklarında doğdu.
90’larda çeteler sokaklarda can alırken Compton’da büyüyüp ne kırmızı ne mavi giyen bir genç vardı. Bir kere esrar içmeye kalkıştı, içine kokain koymuşlardı, ağzı öyle bir uyuştu ki bir daha ‘melek tozu’na bulaşmadı.
Çıldırmış bir şehirde iyi bir çocuk olarak büyümeye çalıştı Kendrick Lamar. İki sene önce yayınladığı otobiyografik “good kid, m.A.A.d city’’ albümünde çete savaşlarını, Compton’ı, kuzeninin vurulmasını ve kendi kurtuluşunu anlattı.
Bu albüm tarihteki yerini aldı.
Birkaç hafta önce Isley Brothers melodisi üzerine inşa ettiği yepyeni bir şarkı geldi Lamar’dan: “i.” Bütün dünya, Türkiye de dahil, bu şarkıyı ezberledi çünkü NBA’in yeni sezonunun resmi şarkısı oldu. Yazın büyük hit çıkmadı müzik piyasasında, geç gelen bu şarkıyı yılın şarkısı olarak taçlandırmak abartılı olmaz herhalde. “I Love Myself” slogan oldu.
Lamar neşeli şarkı yapmış çünkü Compton’a hiç sahip olmadığı şeyi vermek istemiş: O büyürken hiç tatmadığı mutluluğu. Şarkı gayet eğlenceli gibi görünüyor ama sözler yine tanıdık izler taşıyor; intihar, silahlar, depresyon...
Single’ın kapağı ise şarkı gibi umut dolu: Biri kırmızı, diğeri mavi giyen iki çete üyesi elleriyle kalp işareti yapıyor. Şarkının video klibinde ise saçlarını Rasta gibi uzatan Lamar büyüdüğü sokaklarda mahalleden arkadaşlarını peşine takıyor ve durmadan dans ediyorlar; kanları, silahları, geçmiş bir köşeye bırakarak.
Dinliyorsunuz ve akıntıya karşı durmadan dans etmek istiyorsunuz.
Türkler için New York rehberi
Lokanta deyip geçme tanı
Sıklıkla takip ettiğim sitelerden Gawker’da epeydir bir yazı dizisi var: New York’un en iyi lokantası. 20 binden fazla restoranın olduğu şehirde iki yazar en akla hayala gelmeyecek, absürd, turistik yerlere gidip yemekleri deniyorlar.Bir müze lokantası, Macy’s mağazasının kafeteryası, Bloomingdale’s’teki vagon şeklindeki restoran, Empire State’in cafe’si, Özgürlük Anıtı’nda hamburger...
Tabii ki amaç bu mekanlara tepeden bakmak.
Gawker’daki bu yazıyı okudukça aklıma “Türkler için New York rehberi” yapma fikri geliyor. Şehre gelen Türk misafirlere bakıyorum, hepsi aynı yerlere gidiyor, hepsi yemek seçiyor, hepsi deneye uzak. Genellikle seçtikleri yerler de hep turist tuzakları.
İşin komiği, burada gittikleri o basit lokantaları Türkiye’ye de götürü-yorlar beraberlerinde. 90’lı yıllarda İstanbul’da Mezzaluna’ya gitmek bir statü sembolüydü mesela, halbuki basit bir zincir lokantaydı.
Şimdi Akmerkez’de Serafina açıldı. Sıfır yaratıcılık, basit bir mutfak, sıradan yemekler... Ama Türkler bayılıyor, her New York’a geldiklerinde illa uğruyorlar.
Zevklere (ve zevksizliğe) karışamam ama iyi lokantalar ve başarılı şeflerin yeme-içme dünyasına katkıları sadece zenginlerin karnını doyurmaktan ibaret değil.
Dünyada büyük şeflerin yarattığı akımlar, mesela Alice Waters’ın ‘çift-likten masaya’ mutfağı bir toplumun da alışkanlıklarını şekillendirdi. Sebze yemek, organik gıda, bilinçli tüketim, GDO’suz yiyecekler.... Hatta okullarda çocukların ne yiyeceği bile büyük şeflerin inatları sayesinde oldu.
Serafina’nın bir topluma katkısı ise McDonald’s kadardır. Ama Türkiye bu tadı seviyor işte; aşırı haşlanmaktan boynu solmuş bol domates soslu bir makarna koy ve devamını sorgulama.
İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.