Kilise, on beşinci ve on altıncı yüzyıl Avrupa’sının iktisadi bakımdan gelişme sergilediği atmosfer içinde kendine yeni “Mabetler” inşa etmek istedi. Ne de olsa eski gotik mimarinin kasvetli yapıları artık Rönesans’ın estetik ruhunu yansıtmıyordu. Böylece yeni maddi kaynaklara ihtiyacı olduğunu hissederek, tarihe “Endülijans” adıyla kayıt düşülen ve ruhban tarafından alıcısına “Cennet”i müjdelediği iddia edilen belgeleri, varlıklı aristokratlar ve yeni yeni serpilmeye başlayan burjuva taifesine satmaya başladı. Bu, Kilise’nin, “Günahkârlar sadece tövbe yoluyla Tanrı’dan af görürler” öğretisiyle doğrudan çelişen bir uygulamaydı. Neticesinde Martin Luther’in başını çektiği büyük ve kanlı olaylara, ardından da on yedinci yüzyılın ilk yarısı içinde “Otuz Yıl Savaşları” olarak bilinen Katolik-Protestan savaşlarına kadar yol açacaktı. Tabii bu savaşlar için tek neden “Endülijans” gösterilemez. Fakat bahsi geçen devir boyunca Kilise’nin ne derece yozlaşmış olduğunu ve kendi dogması ile ne derece büyük bir çelişki içine düştüğünü göstermek açısından bunun önemli bir tespit olduğu kanısındayım.
Buna binaen, dikkat çekmek istediğim temel nokta şudur ki; dini söylemi şekillendirip, bunu bir propaganda aracı olarak kullanan dini-siyasi yapıların, bu faaliyetleri sayesinde ne derece kolay bir şekilde kendilerine maddi kaynak yaratabildiklerini tarihten küçük bir anekdotla somutlaştırarak aktarmaktır. Benzeri vaka ve motifler bugün İslam’ın hâkim olduğu ülkelerde de görülebilmektedir.
İslam’ın ilk günlerinden itibaren devlet için temel gelir kaynağı olmuş olan zekât aslında bir vergidir. Yani eskiden ümmetin üyesi olan mü’minin boynunun bir borcu, günümüzde ise modern devletle karşımıza çıkan vatandaşın kanuni yükümlülüğüdür. Egemenliğin dünyevileşmesiyle birlikte çerçevesi de yasalarla belirlenmiştir; zira modern ticaret akışı içinde modern yasalara gereksinim duyulduğu en azından son yüz elli yıl için yadsınamaz.
Yolsuzluğa fıkıh elbisesi
Tüm bunların yanı sıra, zekât bugün belirli İslami çevrelerce adeta bir “Endülijans” uygulamasına dönüştürülmüştür. Devlete ödenmesi gereken kayıtlı vergiden bağımsız, el altından toplanan ve bağışlayıcılarına da “Allah huzurunda sevap” kazandırdığı ulema -özellikle de Sünni ulema- tarafından telkin edilen, gayrı resmi bir fon toplama aracı haline getirilmiştir -buradan toplanan paraların ne amaçla kullanıldıkları ise konunun kapsamı nedeniyle ancak başka bir yazının konusu olabilir-. Böylece bağışlayıcısı için sadece bir görev ve bir “ahiret azığı” olmaktan çıkan “Zekât” artık hem dünyevi bir yatırım kaynağına dönüşmüştür hem de bu yolla siyaset ile ticaret arasında yadsınamaz bir bağ oluşturmuştur.
Bu bağ dokusu, Anadolu’yu kendileri için bir oy ve maddi kaynak deposu olarak gören sağ-muhafazakar siyasi hareketler için, özellikle de referansını siyasal İslam’dan alan oluşumlar için adeta hayati bir organdır.
Bugün içtihat yapma iddiasında olan sözüm ona “Ehl-i Sünnet Uleması” geçinen makamlar ise işte tam da burada, bu siyasi yapılara hem dini hem dünyevi açıdan meşruiyet sağlama aracı olarak devreye girer.
Öyle ki, bu ulema tipi; arkasını hiçbir zaman iktidara dayamamış, sırtında giyecek bir paltosu olmamasına rağmen, hak ettiği (İstiklal Marşı) ödülü reddedebilecek kadar yüksek haysiyete ve imana sahip Mehmet Akif Ersoy‘a dahi öykünmekte ve kendince çağın “gereği” olan bir içtihat yaptığı iddiasını, zımnen de olsa, ortaya koyabilmektedir. Bu tip “Ehl-i Sünnet Uleması” geçtiğimiz dönemlerde “Dünyevi” sermaye ile ne derece barışık olabileceğini açıkça gösterdi; faizle barıştı, sermaye ile içki sofralarına oturdu, rüyalarını “Küçük Amerika olmak” süsledi vs...
Aynı “Ulema”, bugün bir retorik/söylem aracı ve meşruiyet zemini olarak fıkhı kendisi için bir sığınak tayin etmiştir -içi boş bir milli irade söylemi ise sığındığı diğer sığınaktır- ve sıkıştığını düşündüğü anda bu arka bahçeye kaçmaktadır. Kendince bir hırsız-yolsuz söylemi geliştirir; aklınca bunun üzerine bir fıkıh elbisesi geçirir, ardından da meşruiyet zemini sağladığını düşündüğü siyası yapı/yapılar tarafından desteklenen yayın organları vasıtası ile piyasaya sürer. Çünkü artık inandırıcılığından emindir!
Ama onlara “Çağın gereği” olan içtihatları içinde örneğin mezhepçilik, nefret söylemi, ötekileştirme, çoğulculuk, cinsiyetçilik, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi Batı kökenli düşünceleri nereye koydukları sorulacak olsa cevapları var mıdır dersiniz?
(Tüm okurlarımın yeni yılını kutlarım)